YAZARLARLA RÖPORTAJ / HAKAN BİROL SORUYOR

KIYMETLİ YAZARLARIMIZ CEVAPLIYOR

www.hakanbirol.com

Merhaba değerli okuyucularımız. Her hafta bir yazarla röportaj köşemizde bu hafta “Güneş Duası” kitabıyla tanıdığımız ” İbrahim Utku Başyazıcı” var.

Merhabalar Utku Bey, öncelikle röportaj teklifimizi kabul ettiğiniz için teşekkür ederiz. Bize kendiniz ve ilgi alanlarınız hakkında bilgi verir misiniz?

Ankara doğumluyum, Karadeniz de büyüdüm, aslen ise Ardahanlıyım. Dolayısıyla hem yaşamın hem de yazma çabam farklı coğrafyalardan, kültürlerden besleniyor. Yıldız Teknik
Üniversitesi Makine Mühendisliği bölümünü bitirdim. Edebiyat, fotoğraf gibi birbirinden beslenen, bazen birisi bazen diğeri ağır basan zevklerim ve ilgi alanlarım var. Üniversite yıllarından beri yazma çabası içerisinde olmama rağmen ilk romanınım ortaya çıkması göreceli olarak biraz uzun sürdü. Türkiye maalesef kaygıların hayallerin önüne geçtiği bir ülke. Yine de Güneş Duası benim için en doğru zamanda ve en doğru şekilde ortaya çıktı diyebilirim. Muhtemelen yazmanın yaşamımdaki ağırlığı artarak devam edecek.

 “Güneş Duası” kitabınızdan bahsedecek olursak eserinizde okuyucularımızı neler bekliyor?

Güneş Duası için kahramanı olmayan bir kahramanlık veya mücadele hikayesi denilebilir. Alıştığımız şekilde temel bir karakter üzerinden kurgulanan bir metin değil. Romanın merkezinde doğa ve doğanın insanın kibri ve tamahkarlığı ile mücadelesi var. Başka bir şekilde söylemek gerekirse doğanın parçası değil efendisi olduğu iddiasındaki insanın yanılgısı anlatılıyor romanda. Bu mücadele etrafında aynı zamanda insan ilişkileri ve kötülüğün neden tekrar ettiği ya da kötülüğün kendini var etmek için nasıl yeni yollar bulabildiği sorgulanıyor. Güneş Duası çok karakterli bir roman ve bu karakterler kuşaklar boyunca atalarının hatalarını tekrarlıyor ya da tersine bazıları da bir değişim çabası içerisinde başka hatalar yapıyor. Roman uzun bir zaman dilimine yayıldığı için aynı zamanda ülke tarihinin de eleştirel bir panoramasını sunuyor. Tarihsel çizgiyi izlemekle birlikte katı tarihsel referanslar verme çabası içerisine girmedim. İnsanlar metinle zamandan ve mekândan bağımsız ilişki kurabilsin, aralara kendi hayallerini sıkıştırabilsin istedim. Güneş Duası Karadeniz referanslı bir metin ama bir açıdan da her yere uyarlanabilir eleştirel bir arka plana sahip.

Kitabınızı nasıl bir teknik yol izleyerek yazdınız? O bütünlük nasıl kurgulanıyor? Önce karakterler mi netleştiriliyor, yoksa sadece akışa mı bırakıyorsunuz?

Güneş Duası planlanmış bir metin değil. Kitaptaki karakter ve olaylar kendini nasıl var etmek istiyorsa öyle var oldu. Sanırım Güneş Duası için bu şekilde yazılmamış olsaydı kaybolacak şeylerin hikâyesi demek daha doğru olur. Bir anlamda da unuttuğumuz şeylerden, geleneklerden, insanlardan yeni bir gerçeklik yaratarak hatıralarımızı kurtarmaya da çabaladım denilebilir. Hem çocukluğumuzun geçtiği hem de hayatımızı kazanmak için yaşadığımız şehirler çok hızlı bir şekilde değişti. Karadeniz coğrafyası özelinde konuşursak, çocukken yüzdüğüm çoğu yerin üzerinden artık yol geçiyor. Bir çeyrek asır geçmeden hem fiziksel çevremizi hem de o çevreyle birlikte bir yaşama kültürünü kaybettik. Maalesef, evdeyken ve eve hasretiz sürekli.

Yazmanın sizdeki tarifi nedir? Bize bunu biraz anlatır mısınız?

Hem kolay hem de zor bir soru. Derli toplu bir yazma tarifi yapmam sanırım mümkün değil. Sanırım genel olarak yazma çabasının veya tüm yazma sürecinin bana iyi geldiğini söyleyebilirim. Yazmak benim için hatırlama, öğrenme ve öğrendiklerimi unutarak tekrar bir şey ortaya çıkarma ile ilgili.

Bakıldığında bir dünya var ve o dünyanın içinde milyonlarca insan da… Buna da Edebiyat adı veriliyor. Ama sorulduğunda da hayal deniliyor. Edebiyat gerçekten nerede yaşanıyor?

Edebi metinlerle, romanlarla ilgili “Burada ne anlatmak istediniz?” sorusuyla çok sık karşılaşıyor yazarlar. Sanırım Borges’in bir söyleşinde söylediği bir şeydi, “Hikâyenin tek amacı hikâyenin kendisidir”. İnsanlar yazarların gizli amaçları olduğunu, yazdıkları metinlerin altında saklı anlamlar olduğunu düşünüyor. Bu bazı yazarlar için doğru olabilir ama ben bunu edebiyat duygusunun eksikliğine bağlıyorum. Hikâye orada anlatılmak için var oluyor ya da metnin içerişimde kendini anlatmak için var eden karakterler var. Edebiyat bana göre bunun kabulü ile başlıyor ya da sizin tabirinizle yaşanıyor.

“Dijitalleşmenin “edebiyata” etkisi nedir? İyi ve kötü yanlarını siz nasıl değerlendiriyorsunuz?”

Dijitalleşmeyi edebi üretimin neşredildiği mecra anlamında kullanıyorsak ben herhangi bir olumsuz yanını görmüyorum. Hatta okuyucuya elektronik kitaplar, dergiler gibi farklı olanaklar sunuyor. Hatta avuç içine sığan elektronik kitapların kütüphanenin fiziksel ağırlığı ile yaşamak istemeyenleri veya çok seyahat edenleri çok mutlu ettiğine eminim. Dijitalleşme hemen her şeyi kolay ulaşabilir hale getirdiği için üretimin niceliği artarken niteliği düşüyor. Yine doğrudan yayıncılık, elektronik kitaplar gibi seçenekler hem yazarlar hem de okuyucular için yeni olanaklar sunuyor.

Yazmak ve okumak dışında vaktinizi nasıl geçirirsiniz?

Dalış, fotoğraf gibi doğa ile bütünleşmeye vesile olan hobilerim var. Yılın belli bir kısmını muhakkak Kaş’ta geçiriyorum. Uzun doğa yürüyüşleri yapmayı çok seviyorum. Kaş bu anlamda çok fazla yürüyüş rotası barındırması nedeniyle özel bir yer. Özellikle sezon dışında kendi ile baş başa kalmayı sevenler için çeşitli fırsatlar var bu coğrafyada.

En son okuduğunuz kitap nedir? Fethiye Haber okurlarına tavsiye edebileceğiniz kitap ya da kitaplar var mıdır?

En son okuduğum kitap, Marc Auge’nin Unutma Biçimleri isimli kitabı. Genel olarak Büyülü Gerçekçi olarak tanımlanabilecek yazarları seviyorum. İlk fırsatta Juan Rulfo’nun Süleyman Doğru tarafından çevrilen yeni baskısını yeniden okumayı planlıyorum. Dino Buzatti’nin ilk romanı Dağların Adamı Barnabo’da yakın zamanda tekrar basıldı. Bu iki romanı tavsiye edebilirim.

Değerli İbrahim Bey, bize vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz. En kısa zamanda yeni eserlerinizi de okuyabilmek dileğiyle…

 

 

Bizde kalın, habersiz kalmayın! BeskazaTV.com