İNSANLIK VİCDANI AKBELEN’DE KANIYOR

Prof. Dr. Kemal KOCABAŞ

Yaklaşık bir haftadır televizyon ekranlarında  Milas-Akbelen’de Yeniköy-Kemerköy  termik santraline kömür sağlayabilmek amacıyla binlerce ağacın kesilmesini ve köylü yurttaşlarımızla bu katliama itiraz edenlerin onurlu mücadelesini acıyla izliyoruz. Jandarma ve polislerin ağaç kıyımına karşı çıkan, direnen  kendi insanlarına  yönelik olarak gazla, tazyikli suyla, TOMA’larla  uyguladıkları şiddet “insanlık suçu” olarak tarihte mutlaka yerini alacaktır. Bu süreç, yoksul veya sade  bir hayata sahip insanların oyunu alıp oyununu “imtiyazlı sermaye sınıfı, yani egemenlerin” lehine kuran bir iktidarın iktidar politikası olarak okuyabiliriz. Bu durum gazete başlıklarına  “Maden şirketini koruyan jandarma toprağını savunan halka biber gazı sıktı” şeklinde yansıdı. Akbelen köylülerin çığlığı hepimizin, tüm demokratik güçlerin  çığlığı oldu.  28 Mayıs seçimleri sonrası ülkede ilginç  gelişmeler yaşanıyor. Eğitimdeki gerici saldırıların artması, kamuda tarikat ve cemaatlerin daha görünür hale gelmesi, artan karma eğitim karşıtlığı ve yoğun bir şekilde ormanların, zeytinliklerin, tarım alanlarının talan edilmesinde  muhalefetin etkisiz hale gelmesinin, siyaset sahnesinin tek kale oynanan maça dönüşmesinin   önemli bir rolü vardır. Önümüzdeki dönemlerde dileğimiz bir an önce  parlamento içi ve dışı muhalefetin etkin hale gelmesidir.

KAVAKLIDERE, ORMAN VE EĞİTİM

Uygarlık tarihi boyunca orman alanlarındaki kaybın çoğu  kapitalizm-sanayi devrimi  süreçlerinde  gerçekleşmiştir. Ormanlar, kömür ve petrol gibi hidrokarbonların tüketilmesiyle salınan CO2 gazlarını oksijene çevirme kapasitesine sahiptir. Yani ormanlar oksijen demektir, yaşam ve su  demektir. Televizyon ekranlarındaki çevre cinayetini  izlerken çocukluğumun geçtiği  bir orman köyü olan Kavaklıdere’deki 1960-70’li yılları düşündüm. Orman Kavaklıdere’nin her şeyiydi. Kavaklıdere, ormanlık alanların içine serpiştirilmiş yaylalarıyla  Göktepe dağı ve çevresindeki ormanlarla kuşatılmış şirin, küçük bir kasabaydı. Günümüzde ise yine şirin küçük bir ilçe. Ormanlar sadece  çam ağaçları değildir. Çok farklı canlının yaşadığı doğal ortamlardır, ekolojik sistemlerdir.  Çam ağaçlarının kökleri çevresinde mantar (çıntar, göbek)  aradığımız, koşuşturduğumuz, ağustos  böceklerinin seslerini duyduğumuz   o güzel çocukluk yıllarını sevgiyle özlüyorum. Kavaklıdere’de son 20 yılda mermer çıkarma adına  yoğun bir şekilde doğa ve çevre sorunları yaşanıyor, ormanlık alanlar kel tepelere dönüşüyor. Çocukluk yıllarımda  Kavaklıdere’de kamu çalışanı olarak öğretmenler, belediye ve nahiye müdürlüğü çalışanları ile ormanda çalışan memurlar vardı. Ormanda çalışan memurların büyük çoğunluğu “orman muhafaza” memuru olarak isimlendirilirdi. Görevleri ormanları korumak, muhafaza etmekti. Köylüler yeşil giysili üniformalı bu memurlardan çekinirlerdi. Ormanda odun yapanlara yönelik cezalar kesilirdi. Çocukluk yıllarımda Göktepe’de pek çok orman yangını çıkardı. Bu yangınları söndürmek için çoğu zaman askeri birlikler gelir, yangın söndürme imecesine katılırlardı. Köylüler gelen askerlere ilgi gösterir ve onlara yiyecek-su ikramında bulunmaya gayret ederlerdi. 60 yıl sonra TV izlerken  Akbelen’deki fotağrafı düşündüm. Kurgu değişmişti, jandarma ormanı kesenleri koruyordu. Siyasal iktidar; Jandarmanın halkının yanında değil, patronların, sermayenin yanında taraf olmasını kurgulamıştı. Okullarda özellikle “ana, ilkokul ve ortaokul” süreçlerinde çevre-doğa-ağaç duyarlılığı verilmeye çalışılır. Bundan böyle doğa, çevre duyarlılığı ve ormanların korunmasına yönelik bilgiler nasıl verilecek? Çocuklar jandarmanın neden ağaçların kesilmesine izin verdiğini sormayacaklar mı? Çocuklar televizyon görüntülerini sorgulamayacaklar mı?

Ülkeyi yönetenler anayasal suç işlemektedir. Anayasanın 169 maddesi “Devlet ormanların korunması ve sahalarının genişletilmesi için gerekli kanunları koyar ve tedbirleri alır. Devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamaz. Devlet ormanları kanuna göre, Devletçe yönetilir ve işletilir” denilerek halkın, yurdun ormanlarının  şirketlere verilemeyeceğine dair vurgu vardır. Basına demeç veren Akbelenli bir köylü yurttaşımızın “Dün Devlet ormanı köylüden koruyordu. Bugün biz ormanı devlete karşı koruyoruz” sözü süreci özetliyor. Eğitim  tarihine baktığımızda ormanların korunmasına yönelik çok net adımları görebiliriz. 17 Nisan 1940 tarihinde TBMM’nde yasalaşan Köy Enstitüleri yasasının 10. Maddesinde köy öğretmenine verilen görevler sıralanır. Bu maddeye göre öğretmene köyün içten canlandırılmasına yönelik pek çok görev verilirken  aynı zamanda doğanın korunmasına yönelik  “…neslinin tükenmemesi ve körelmemesi lazım gelen hayvan ve bitki cinslerinin tespiti ve korunmasıyla ilgili işlerde muhtarla, köylülerle ve ilgili diğer kuruluşlarla beraber çalışma, ormancılığa ait bilgilerin artırılmasına çalışmak ve ormanların faydalarını ve korunmalarını anlatmak, kurulmuş köy ormanlarının bakımıyla korunmasında ve yeniden kurulacakların kurulmasına yardım etmek” gibi görevler tanımlanıyordu. Köy Enstitülü öğretmenler Anadolu’nun her köşesinde ağaçlandırma ve doğanın korunmasına yönelik çabalar içinde görev yapmışlardır.

KÜRESEL İKLİM KRİZİ VE ORMANLAR

Ülkemizde ve dünyada özellikle son yıllarda  artan sel baskınları, uzun süren orman yangınları ve pek çok doğa olayıyla karşılaşıyoruz.  Ülkemizde  bilimsel olmayan yaklaşımların ve liyakat problemleri yanında doğadaki karbon salınımın artması nedeniyle küresel iklim krizinin doğal yaşamı tehdit ettiğini yaşayarak görebiliyoruz.  Özellikle son bir aydır yaşadığımız aşırı sıcaklıkların ve   dünyadaki meteorolojik değişimlerin nedeni çok açık ki küresel iklim krizidir.     Ergin Yıldızoğlu 27 Temmuz 2023 tarihindeki yazısında Küresel ısınmaya öncelikle atmosfere salınan CO2 ve ikincil olarak metan gazı neden oluyor. Kömür tüketimi bu gazları atmosfere salan etkinliklerin başında geliyor. Atmosferdeki CO2 gazının tarihsel gelişmesine bakınca iki önemli eşik görülüyor. Atmosferdeki CO2 miktar tarih boyunca 1800’lere kadar değişmiyor. Sonra kapitalizmin Sanayi Devrimi aşamasına geçmesiyle birlikte hızlanarak artmaya başlıyor.” İfadeleriyle süreci açıklıyor.  Bu artışın  1980’lerde ivme kazandığını ifade eden Yıldızoğlu  2000’li yıllara gelindiğinde  küresel ısınma, aşırı sıcaklık dalgalarıyla, hemen her yıl rekorlar kırılmaya başlandığını,  küresel çapta ortalama yıllık sıcaklık Sanayi Devrimi’ne kıyasla 2.5 derece artarsa insanlığın geleceğinin tehlikeye gireceğini,  bu konuda sermayenin gösterdiği dirence vurgu yapıyor.  Bu artışların dünyadaki tüm canlıların yaşam dengesini değiştirdiği çok açıktır. Dünya, çok hızlı biçimde yoğun karbon salınımına neden olan kömüre dayalı enerji üretiminden uzaklaşırken Türkiye hala termik santrallarla ve doğayı yok ederek enerji sorununa çözüm arıyor. Akbelen’de yaşanan süreç bunun adıdır. Türkiye  önümüzdeki dönemde oluşacak kuraklıklarla su  krizi yaşayacak ülkelerin başında gelecektir. Toprağı susuz, kurumuş ortam zamanla çöle dönüşür. Su yoksa toprak yok, bitki yoksa yaşam yok, göç ve göz yaşı gelecek demektir.

Türkiye’de sağ politik çevreler demokrasiyi nasıl sadece sandık penceresinden bakıyorsa, ekoloji,  doğa ve çevre sorunlarına da para, kar, günübirlik çıkarlar  penceresinden  bakıyor.  Para o çevreler için her şey. Akbelenli köylüler iki yıldır bu doğa katliamına dur demek adına kurdukları çadırlarla, hukuki mücadeleleriyle mücadele veriyorlardı. Son bir haftadır Akbelen’de ağaç kırımı yaşanırken, köylülere ve doğa severlere şiddet uygulanırken iktidar partisi ve ortaklarından ve de medyasından sürece empati yaparak yaklaşan, vicdanını ortaya koyan bir eğilim hiç çıkmadı. Onlar için doğanın hiçbir anlamı yok.

GÖKOVA VE TERMİK SANTRAL

Doğanın  güzelliklerle süslediği, “mavi yolculukların” yapıldığı Gökova’da termik santral  kurulması Turgut Özal döneminin eseridir. O dönemde yapılan tartışmaları ve özellikle Mümtaz Soysal Hoca’nın ve demokratik kitle örgütlerinin verdiği mücadeleyi net olarak hatırlıyorum. Muğla bir turizm bölgesiydi ve ayrıca kırsal bölgelerinde zeytincilik, tarımsal üretim  yapılan bir yerdi. Tüm karşı itirazlara rağmen termik santral yapıldı. Zaman içerisinde Yatağan Termik Santralı ile birlikte bu bölgelerde hava kirliliği, kanser hastalıkları arttı, tarımsal faaliyetler büyük zarar gördü. Yatağan Termik Santralının bacasına filtre takılması bile yıllarca mümkün olmadı. AKP döneminde de santrallar özelleştirilerek (2014) Yeniköy ve Kemerköy santralları beşli çete olarak tanımlanan Limak-İçtaş ortaklığına  verildi. Devlet destekli bu iki şirket günümüzde anayasa ve insan hakları ihlali  yaparak sadece dört yıllık kömür ihtiyacı için binlerce ağacı  devletin kolluk kuvvetlerinin desteği ile katletti.

SONUÇ OLARAK

Akbelen-İkizköylü yurttaşlarımız ve doğa duyarlılığını taşıyan yurttaşlarımın haklı demokratik tepkileri insan vicdanı taşımanın dışa vurumudur. Halkın çevre, doğa ve su hakkı vardır. O nedenle  ormanını, yaşam alanını korumalarından doğal ne olabilir?  Onlara uygulanan şiddet asla kabul edilemez. Türkiye, kar hırsıyla, iktidar desteği ile şirketlerin at koşturduğu bir az gelişmiş ülke fotoğrafına asla sığmayacaktır. Şirketlerin çıkarlarını önceleyen yargı sistemiyle, kamu yönetimiyle  hukuk devleti  de olunamaz. Ülkenin dinamik demokratik güçleri buna izin vermeyecektir. Bu süreçte siyasal iktidar,  1600 lira yevmiye ile ağaçları kesen orman köylüsü, çalışan işçiler adına gazetelere boy boy ilan veren şirket ve halkın  yaşadığı  süreci anlayamayan, empati yapmayan   ve o nedenle tepki gören milletvekilleri sınıfta kalmışlardır. Şirket gazetelere verdiği ilanlarla  işçileri bölmek adına  işsiz kalırsanız ifadeleriyle  mücadeleyi bölmeyi hedeflemektedir. Gazete ilanlarını karşı bildiri yayınlayan TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın “Maden emekçisi kardeşim, çocuklarımıza iyi bir gelecek bırakmak için hem doğayı korumak hem de emeğimizi korumak  zorundayız. Birini diğerine tercih etmeyeceğiz”  ifadeleriyle çalışan işçileri mücadeleye davet ediyordu. Bodrum Belediye Başkanı Ahmet Aras da şirketin gazetelere verdiği ilana karşı  “Şirketinizin işlettiği iki termik santral Bodrum’un iki yıllık su ihtiyacını bir yılda kullanıyor. Bodrum, şirketiniz sayesinde susuzluktan kıvranıyor. Siz ülkemizin enerji ihtiyacının yüzde 2.5 oranındaki kısmını üreteceksiniz diye 3500 yıllık bir antik kent çöle dönüşsün ve insanları susuzluk içinde sürünsün mü?” diyerek şirket yetkililerine sorular soruyor.  Bu süreçte ilginçtir ki işçilerinin işlerini kaybetme endişeleri nedeniyle sendikalar ve işveren verilen ilanlarla aynı safta buluşmuştur. Dilerim sendikalardaki dostlarımız küresel iklim krizinin ve  eko kırımın  farkındadırlar. Unutulmamalıdır ki  gerçek yurtseverlik ülkenin  toprağını, ağacını, suyunu, havasını, böcü börtüsünü korumaktır.  Demokratik hukuk devleti,   emeğin, doğanın, ağacın değer bulduğu bir ülke özlemiyle…

Not: Akbelen ormanlarındaki direnişi her gün sosyal medyadan bize aktaran Milas Önder gazetesi yazarı Sayın Kemal Kaşkar’a sevgi ve dostlukla…

.

 

Bizde kalın, habersiz kalmayın! BeskazaTV.com